27 Eylül 2008 Cumartesi

Japon balığı


Japon balığı, sazangiller ailesinden bir balık türü. Çarprazlama yöntemi üretim ile farklı renklerde ve vücut yapısında çok çeşidi üretilmiştir. Japon balıkları soguksu da yaşayabilirler bulundukları akvaryumlarda tek cins olarak besleniyorlarsa ısıtıcıya ihtiyaç yoktur. Su sıcaklığının 25 derece üstünde olması sağlıklarını olumsuz etkiler. Koi olarak adlandırılan türevleri havuzlarda 59 cm boy, 4.5 kg ağırlığa ulaşabilirler.Yaşam Alanı Anavatanları Asya'nın az akıntılı ve durgun nehir ve gölleridir. Yabani olanlar renkli, gösterişli renklere sahip değildir. Uzakdoğu ülkelerinde büyük miktarlarda üretilerek tüm dünyaya ticareti yapılmaktadır.ÜremeGerekli şartlar ve damızlıklar sağlanırsa akvaryumda üretilmesi mümkündür. Yumurta dökerek ürerler.Solungaç kapaklarının kenarı beyaz olursa bu erkektir. Yumurtlamaya hazır olan dişinin karnı şişer, erkeğin solungaç kapaklarında noktalar çıkar ve sürekli dişiyi anüs bölgesine vurarak kovalar. Yumurta döken dişinin ardından erkek spermlerini boşaltır. Balıklar izlenmeli yumurtlama bittikten sonra eşler hemen başka akvaryuma alınmalıdır. Tankın dibine misket döşemek yumurtlamadan sonra çiftlerin kendi yumartalarını yememesi için uygulanan bir yöntemdir. Yumurtaların olduğu tanka uygun miktarda metilen mavisi eklenerek, havalandırma sürekli çalıştırılmalı yumurtaların mantarlaşmasına izin verilmemelidir. Çok küçük boyutlarda yumurtadan çıkan yavru balıkları büyütmek özen ve tecrübe ister.

Bu balığı kesinlikle yemeyin

Kıyılarımızda her geçen yıl daha fazla görülen ve yırtıcı özelliği nedeniyle balık türlerine zarar verdiği belirtilen balon balıkları, tezgahlarda satışa sunulurken, uzmanlar yoğun toksin içeren bu türün kesinlikle yenilmemesi gerektiğini bildiriyor.Akdeniz'de su sıcaklığındaki artışla beraber Kızıldeniz'den Süveyş Kanalı yoluyla göç eden ve ekonomik değeri yüksek balıkları yiyerek beslenen İndo-Pasifik kökenli bir tür olan balon balığının (Lagocephalus sceleratus), Türkiye kıyılarında da giderek çoğalması balıkçıları endişelendirirken, bilinçsiz bazı satıcıların bu türü tezgahlarına taşıması tehlikeyi de beraberinde getiriyor.Tatrodotoksin (TTX) ihtiva ettiğinden kas felci yaparak nefes darlığına sebep olduğu, dolaşım yetmezliğine bağlı ölümle sonuçlanabilen zehirlenme yaratabildiği bilinen balon balığı, bu tehlikesine karşın Mersin'de balık tezgahlarında yerini buluyor. Kilosu 8.5 YTL'den satılan ve kurbağa balığı olarak da bilinen bu türün, Kızıldeniz ve Japonya'daki benzerlerine oranla daha az toksit taşımasına karşın uzmanlar, tüketilmesinin tehlikeli olacağı konusunda uyarılarda bulunuyor.Çukurova Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Cem Çevik, Kızıldeniz ve Hint Okyanusu'na özgü türlerin Akdeniz'e girmesi ve koloni oluşturup yerli türlerle alan rekabetine girmesinin ana nedenlerinden birinin Akdeniz'deki su sıcaklığının artışı olduğunu belirtti.Akdeniz'de artık tropikalleşme yaşandığını, bunun tüm havzayı etkilediğini ifade eden Çevik, şimdiden, tropikal türlerden olan ve tehlike yaratan yosunlar ile balon balığı gibi balık türlerinin havzada geliştiğini vurguladı.Çevik, balon balığının birkaç yıl önce Akdeniz'de görülmeye başlandığını, ancak bu dönemde sayı bakımından dikkat çekici olmadığı için çok fazla üstünde durulmadığını kaydetti.Hızla üreyen ve yeni göçlerle sayıları artan balon balığının sıkıntı yaratmaya başladığını ifade eden Çevik, ''Bu türün kıyılarımızdaki etkileri üzerinde araştırmalar yapılıyor. Ülkemize giren balon balıklarının çok zehirli olmadığını biliyoruz. Uzakdoğuda bu türün toksit etkisi çok daha fazla bulunuyor. Ancak yine de bu balık güvenle tüketilemez'' dedi.Çevik, küresel ısınmayla birlikte balon balığının yanı sıra ekonomik türlerin de kıyılarımıza girdiğini belirterek, ''Balıkçıların en çok yakaladığı ekonomik tür gümüş balığı, paşa barbunu, nil barbunu, bıldırcın kefal, deniz turnası ve ceylan balığıdır. Bu türler tüketim açısından bir sıkıntı yaratmaz. Türkiye kıyılarında 45, Akdeniz'in tamamında 60'a yakın balık türü bulunuyor'' diye konuştu.BALON BALIĞIAkdeniz sahillerinde iki çeşidi sıklıkla görülen ve iki ayrı yan çizgiye sahip, kuyruk sapı dar, kuyruk yüzgeci hilal şeklinde, burnun her iki tarafında az gelişmiş bir papilla ile birlikte iki adet burun deliği bulunan ve vücudun gerisinde pul bulunmayan balon balıkları, taşlık veyosunlu bölgelerde yaşıyor.Vücutları grimsi kahverengi, düzensiz açık renkli benekleri bulunan ve sırt yüzgeci siyah olan balon balıkları, kafalarının da diğer balıklara göre daha büyük oluşuyla dikkati çekiyor.Şişkin olmadığı hallerde uzun ince bir vücut yapısına sahip olan balon balığında, başın arkasında ve vücudun gerisinde kuyruğa kadar dikenler bulunuyor.Dipte yatarak başının üstündeki gözleri ile küçük canlıları veya balıkları görüp avlayan bu balıklar, nisan ve mayıs aylarında kışladıkları derin sulardan sahillere, bazen de acı su bölgelerine sokulup, temmuz ve eylül ayları arasında ürüyorlar.

Japanese sunshine greets riders on day two

There were brilliant blue skies overhead as the action commenced on Saturday morning at the A-Style Grand Prix of Japan.

Aerial shot of the Motegi Circuit

The second day of action at Motegi got underway with bright conditions as the Land of the Rising lived up to its name, the 125cc riders commencing their customary second free practice session on a dry track at 9am local time.

Good weather is forecast for the rest of the day at the Japanese venue so the teams should continue to enjoy dry sessions this morning, before the all-important Saturday afternoon qualifying runs.

However, before qualifying the 1999 World Champion Alex Criville will be back on track at Motegi performing demonstration laps on a Honda NSR500, to celebrate the tenth anniversary of MotoGP racing at the Twin Ring circuit.

After that the serious business of battling for grid positions will get going, with Friday´s fastest MotoGP trio of Valentino Rossi, Casey Stoner and Dani Pedrosa likely to figure amongst the pace-setters, whilst the likes of Indy podium finishers Nicky Hayden and Jorge Lorenzo will be aiming to improve on their form from day one.


Welcome to Japan Bike Rentals -

 The Japan motorcycle touring specialists and the one and only Japan motorcycle rentals operation catering to the foreign market.

And welcome to Japan, arguably one of the greatest motorcycling destinations on the planet. With its stream of scenic routes and exquisite mountain trails and state of the art futuristic highway system, Japan is truly your motorcycle touring paradise…waiting to be discovered.

Here at Japan Bike Rentals, our Japan motorcycle rentals system has been specifically designed with overseas visitors in mind and now makes the thrill of touring Japan by motorcycle a reality. Up until now, finding motorcycle rentals in Tokyo, or anywhere in Japan for that matter, has been virtually impossible. And without a sound knowledge of Japanese, the process of renting a motorbike in Japan used to be a complicated, if not impossible undertaking for anyone keen on touring Japan by motorcycle. However, now Japan Bike Rentals has finally made it possible for motorcycle rentals in Japan and we can now offer you the exceptional opportunity to thoroughly explore the real Japan on a motorcycle tour of a lifetime.





Group Tours Self-Guided Tours Bikes & Prices



Riding the elevated highway system out of Tokyo, cutting between office towers on the way and leaving the populace and frenzy of Tokyo behind, you'll soon be off the beaten track and winding along small mountain paths. Now you own the road! Take in breathtaking scenic villages, ride by farmers cultivating their crops, twist your way through bamboo forests and sculpted rice fields, motor past lakes and rivers, through valleys and over mountain passes, visit ancient temples and shrines; encountering curious and friendly Japanese along the way.

Japan, with its distinct seasons and range of climatic zones is alive with color and variety year round. SPRING - head for the Hakone region and take in spectacular views of a snowcapped Mt.Fuji, as you ride along tree-lined streets, with cherry blossom petals falling like snow. SUMMER - hop on an overnight ferry to the northern frontier of Hokkaido and discover vast landscapes, endless stretches of open road and its wealth of flora and fauna. Or ride across the country, over the highlands to the Sea of Japan and explore the close-kept secrets of Nagano. AUTUMN - take a trip back in time to Nikko for shrines and temples that date back to the 7th century and soak in stunning fall colors along the way. WINTER - venture south to see the simmering volcanoes of Aso National park on the island of Kyushu. Take a detour via the little known and 4th largest island of Shikoku, famous for the '100 temple pilgrimage', Scottish-like highlands and tropical Mediterranean-like coastlines. Japan's topography is as diverse as it comes.

At the end of a long day pull into a Japanese Inn and enjoy a full course
Japanese meal or alternatively pitch a tent and take in the stars at one of the campsites you'll find in abundance around the country. What about a bath you ask? No need to worry. Due to the fact that Japan is highly volcanic, there are literally thousands of natural onsen (hot springs) spread across the country, many of which are centuries old and a delight to experience. (Don't be surprised if at times you have to share the bath with a monkey or two). Relax and let the medicinal properties of the water sooth your tired muscles after a long day in the saddle. Reminisce over a cup of Japanese sake and plan for another great day of riding.

So contact Japan Bike Rentals, the specialists in Japan motorcycle rentals and discover the excitement and adventure of touring Japan by bike. The quality of the ride is unparalleled and the hospitality of the people in this majestic country is unrivaled. Equipped with a first-rate Japan Bike Rentals motorcycle and backed up by the quality and professionalism of the Japan Bike Rentals team, you are assured of an unforgettable Japan motorcycle touring experience - truly a trip of a lifetime.

We hope you enjoy exploring the Japan Bike Rentals website. Feel free to contact us and let all of us here at Japan Bike Rentals share our knowledge and experience with you…Are you ready?

Contact Japan Bike Rentals - the Japan motorcycle touring specialists and the one and only Japan motorcycle rentals operation catering to the foreign market.

Todo sobre el MotoGP


MotoGP es el campeonato de motociclismo más importante del mundo, con una temporada que integra 18 Grandes Premios en 16 países. El certamen reúne a los fabricantes de motocicletas más destacados, como son Honda, Yamaha, Suzuki, Ducati, Kawasaki, Aprilia y KTM, además de contar con la élite de los pilotos, que provienen de todos los puntos del globo.

Las motos utilizadas en MotoGP son prototipos fabricados específicamente para la competición, por tanto no están a la venta para el público general ni se pueden conducir legalmente en vías públicas.

El Campeonato del Mundo de MotoGP fue organizado por la Federación Internacional de Motociclismo (FIM) en 1949. Desde 1992 está gestionado por Dorna Sports, la compañía que posee sus derechos comerciales, con la supervisión de la FIM. Es el campeonato mundial de motor más antiguo que se disputa actualmente.

MotoGP inició una nueva era en 2002, cuando la modificación de su reglamento permitió la participación de motocicletas con motores de cuatro tiempos. En la temporada 2007, las máquinas de MotoGP han pasado de utilizar un motor de 990cc a otro con una capacidad de 800cc, una modificación que brinda un espectáculo aún más emocionante, con velocidades más elevadas en el paso por curva y unas carreras más competitivas. Este formato sigue vigente en la temporada 2008 de MotoGP.

Fines de semana de Gran Premio

En un fin de semana de Gran Premio se disputan tres carreras, que corresponden a las tres categorías que integran el Campeonato del Mundo de MotoGP:

MotoGP - Es la prueba definitiva para los mejores talentos de la competición de motociclismo. Como se ha mencionado anteriormente, la capacidad máxima de los motores en esta categoría es de 800cc (motores de cuatro tiempos) y la edad mínima para los pilotos es de 18 años.

250 - La categoría intermedia contempla unos motores con una capacidad máxima de 250cc (motores bicilíndricos) y la edad mínima de los pilotos es de 16 años.

125 - Es la categoría que ofrece a los jóvenes pilotos la oportunidad de adentrarse en el escenario de los Grandes Premios. Aquí se utilizan motores con una capacidad máxima de 125cc ( son motores de un solo cilindro) y la edad límite para competir se sitúa en los 28 años ( 25 años de edad si se trata de pilotos wild card y pilotos contratados que participan por primera vez en una carrera de 125cc. La edad mínima para competir está fijada en 15 años.

Las carreras comienzan desde una parrilla que se compone de tres posiciones por fila ( cuatro por fila en las categorías de 250cc y 125cc). Estas posiciones se deciden por los tiempos de clasificación, y el piloto más rápido ocupa la primera plaza, popularmente conocida como pole position. La distancia de las carreras puede oscilar entre los 95 kms. y los 130kms y generalmente tienen una duración de 40-45 minutos. En muchas ocasiones se deciden en espectaculares sprints en la última vuelta y las entradas de los pilotos en los boxes se producen en contadas ocasiones.

La selección de los neumáticos es por lo tanto absolutamente crucial. Los equipos la realizan tras consultar con sus pilotos, y se basa en el conocimiento de la pista, las condiciones meteorológicas y en las sensaciones sobre la moto tras las sesiones de entrenamientos libres, clasificatorios y el warm up. Hay que encontrar un equilibrio entre el grip ( agarre) y la resistencia del neumático, ya que los compuestos más blandos proporcionan un mejor grip y permiten velocidades mayores y tiempos por vuelta más rápidos pero se degradan también con mayor rapidez. Los compuestos más duros ganan en durabilidad pero brindan menos ayuda al piloto para lograr los cronos más rápidos.

Pilotos

El actual Campeón del Mundo de MotoGP es el australiano Casey Stoner, del equipo Ducati Marlboro, quien se adjudicó el título en su segunda temporada en la categoría reina sumando diez victorias a lo largo de la campaña 2007.

En defensa de su título, Stoner se enfrenta en 2008 a la dura competencia de pilotos como Valentino Rossi, quíntuple Campeón del Mundo de MotoGP, o Dani Pedrosa, subcampeón en el curso pasado. Otros pilotos a tener en cuenta son Jorge Lorenzo, nuevo compañero de Rossi en el equipo Fiat Yamaha y doble campeón del Mundo de 250cc, o Nicky Hayden, compañero de equipo de Pedrosa en la escudería Repsol Honda y Campeón del Mundo de MotoGP en 2006.

El nivel que ofrece la categoría reina es, de hecho, excepcionalmente alto en 2008, ya que se mezclan el indudable talento de otros debutantes, como Andrea Dovizioso y James Toseland, con el de experimentados motociclistas como Loris Capirossi, Colin Edwards, John Hopkins y Marco Melandri.

En la categoría de 250cc la lucha por la corona mundial debe ser muy abierta este año, a raíz del cambio de cilindrada realizado por Lorenzo y Dovizioso. La sólida apuesta de Aprilia está representada por pilotos de la solvencia de Héctor Barberá, Álvaro Bautista y Álex Debón. Este trío de españoles batallará con pilotos de KTM, como Mika Kallio e Hiroshi Aoyama.

En la categoría del octavo de litro, el actual Campeón del Mundo es el húngaro Gabor Talmacsi, uno de los pilotos más veteranos de los 125cc. Talmacsi defiende su corona frente a una multitud de jóvenes talentos.

La lista de participantes en cada Gran Premio se compone de los pilotos permanentes, contratados y designados por sus equipos para disputar la temporada completa, y los wild card, que participan con una invitación y que acostumbran a ser pilotos locales. Unos 18 pilotos aproximadamente toman parte en cada carrera de MotoGP, unos 25 lo hacen en cada carrera de 250cc y el número aumenta a unos 35 cuando se trata de las carreras de 125cc. Las edades de los pilotos de Grandes Premios van de los 34 años que tiene el piloto de MotoGP Loris Capirossi a los 15 que cuentan los más jóvenes participantes en 125cc.

Los pilotos que participan en el Campeonato del Mundo provienen de prácticamente todos los puntos del globo. Sus países de origen incluyen Australia, Austria, Brasil, República Checa, Finlandia, Francia, Alemania, Hungría, Indonesia, Italia, Japón, Holanda, República de Irlanda, Rumania, San Marino, España, Suiza, Tailandia, Gran Bretaña y Estados Unidos.

Para ver los perfiles de cada piloto en las tres categorías del Campeonato, accede a la sección `Pilotos´.

Kadir Has Şehir Stadı


İşin zor kısmının bitirildiğini belirten Özhaseki ''Stat inşaatı 450 günde bitirilecekti. Ancak müteahhit firmanın bazı sıkıntılar yaşadı. Ancak biz müteahhidin samimiyetini inanıyoruz. Sıkıntılar yaşamalarına rağmen bize inandırıcı geldi. Mütehhadin artık yaz aylarında stadyumu tamamlamasını bekliyoruz. Bizde gelecek sezon maçlarımızı burada oynayacağımızı söylüyoruz. Türkiye'de sıfırdan başlayıp bu sürede bitirilen ilk stat burası olacak. 57 milyon YTL'ye yapılması planlanmıştı. Biz bugüne kadar 45 milyon YTL ödeme yaptık. Stadyumun kaba inşaatının yüzde 95'i iç dizaynının ise yüzde 70'i tamamlandı. '' diye konuştu.

Stadın aydınlatılması ve ışıklandırılmasıyla ilgili farklı bir projeleri olduğunu belirten Özhaseki, ''Bu projede stat, içeriden ve dışarıdan aydınlatılacak. Bir ışık oyunuyla stat rengarenk görünecek. Bilgisayar kontrolüyle stadı istediğimiz renkte aydınlatabileceğiz. Kayserimiz bu statla birlikte Türkiye'de daha çok adını duyuran bir il olmaya devam edecek'' dedi.

Stad da hic bir degisiklik yok. Su stadin yanina ne yapiliyo ?

Bazı ülkelerde bu tür statların sadece 15 günden 15 güne maçlar için açılmadığını, başka türlü etkinlikler için de kullanıldığını da vurgulayan başkan Özhaseki, tribünlerde localar ve arkasında büyük mekanlar, en altta spor mağazaları, kafeteryalar, alışveriş merkezleri bulunduğunu söyledi

23 Eylül 2008 Salı

Toyota Will Offer a Plug-In Hybrid Vehicle by 2010

The chief executive of the Toyota Motor Corporation said Monday that he is pushing his company’s engineers to develop a plug-in hybrid-electric vehicle with a lithium-ion battery before 2010, raising the stakes in a race with General Motors.
Skip to next paragraph
Multimedia
Slide Show
Notable Models From Day Two in Detroit
Slide Show
Notable Models From Day One in Detroit
Wheels: Detroit Auto Show
Live blogging from the floor at the North American International Auto Show in Detroit.
Full Coverage: 2008 North American International Auto Show
Times Topics: Detroit Auto Show CNBC: Hybrid Cars Take Detroit Spotlight
Related
G.M. Buys Stake in Ethanol Made From Waste (January 14, 2008)
Add to Portfolio
Toyota Motor Corp
General Motors Corp
Go to your Portfolio »
The comments by Katsuaki Watanabe came at a briefing here on the sidelines of the Detroit auto show, which opened to the press on Sunday.
Mr. Watanabe said he welcomed a competition with G.M., which plans to introduce its own lithium-ion hybrid, the Chevrolet Volt, around 2010.
He said the contest would help reduce the “negative aspects” of automobiles, and ultimately help the environment.
“To compete against each other” in such a battle “is something to be congratulated,” Mr. Watanabe said through an interpreter. “We don’t want to be the loser in that competition, of course.”
On Sunday night, Toyota, the world’s largest producer of hybrid-electric vehicles, announced it would produce a plug-in hybrid vehicle equipped with a lithium-ion battery by 2010, for sale first to big commercial customers like corporations and government fleets.
Toyota’s best-selling hybrid, the Prius, runs on nickel-metal hydride batteries. Lithium-ion batteries, like those used to power digital cameras and other small electronic devices, can potentially hold a longer charge than nickel-metal hydride versions, but they are also more expensive.
The Volt is set to run on lithium-ion batteries. Last fall, G.M. announced that it would build the Volt in its assembly plant in Detroit in 2010, although executives have said production might start after that.
On Monday, Mr. Watanabe said he was urging Toyota engineers to have the vehicle ready before that target, even though he acknowledged it would take Toyota “a year or two” to conduct vehicle tests and assess the results.
“Yesterday, I said by 2010 we will introduce plug-ins, but before that is my desire,” Mr. Watanabe said.
Plug-in hybrids differ from the current hybrid vehicles in that they can be recharged externally, from an ordinary power outlet. In a conventional hybrid, the battery is recharged from power generated by its wheels.
Toyota and Panasonic have a joint venture in Japan, called Panasonic Electric Vehicle Energy, that produces batteries for the Prius. Toyota said Sunday that the venture, 60 percent owned by Toyota and 40 percent by Panasonic, would add a separate line at its assembly plant to produce lithium-ion batteries.
Toyota also said Sunday it planned to develop a new hybrid-electric car specifically for its Lexus division as well as another new hybrid for the Toyota brand. It said it would unveil both at the 2009 Detroit show.
Mr. Watanabe said Monday that the new hybrid car would be larger than the current Prius. The Lexus version will be the first hybrid car developed specifically for the luxury division, which offers a hybrid engine as an option on several models, including the RX crossover vehicle and the LS luxury sedan.
Mr. Watanabe also said Toyota planned to offer diesel engines for its Tundra pickup truck and the Sequoia sport utility vehicle “in the near future,” but was not more specific.
Some environmental groups have pushed for plug-in hybrids, called PHEVs, or plug-in hybrid electric vehicles, as a way to save on gasoline, thus curbing emissions.
But some experts say plug-ins may not be the ultimate answer to cutting pollution, if the electricity used to charge them comes from coal-fired power plants.
That is also a concern to Toyota, which has asked researchers to determine not only whether consumers would be willing to pay for a plug-in, but also the effect it would have on the environment, James Lentz, the president of Toyota Motor Sales, said in an interview Sunday.
Nonetheless, G.M., Toyota and Ford Motor, the world’s three biggest car companies, all are developing plug-in hybrid vehicles. Along with the Volt, G.M. has said it plans to produce a plug-in version of its Saturn Vue hybrid. Ford has not yet given details of its plug-in hybrid, which it first discussed in 2006.
Indeed, Toyota executives initially questioned the practicality of plug-in hybrids, saying consumers preferred the convenience of hybrids that did not have to be recharged. Toyota has sold more than one million hybrids worldwide, including more than 800,000 Prius cars.

But the automaker announced last July that it was testing plug-in hybrids on public roads in Japan. It also is testing them in France, Toyota officials said Sunday, and it has given prototype versions of plug-in hybrid vehicles to university researchers in California.
Skip to next paragraph
Multimedia
Slide Show
Notable Models From Day Two in Detroit
Slide Show
Notable Models From Day One in Detroit
Wheels: Detroit Auto Show
Live blogging from the floor at the North American International Auto Show in Detroit.
Full Coverage: 2008 North American International Auto Show
Times Topics: Detroit Auto Show CNBC: Hybrid Cars Take Detroit Spotlight
Related
G.M. Buys Stake in Ethanol Made From Waste (January 14, 2008)
Add to Portfolio
Toyota Motor Corp
General Motors Corp
Go to your Portfolio »
Even before those test results are in, however, Toyota has offered plug-in hybrid test drives to journalists in Japan, California and Detroit, where a small fleet bearing the words “Toyota Plug-In Hybrid” traveled city streets on Sunday.
This plug-in hybrid — a version of the Prius, and not the vehicle Toyota announced it would build — differs from the Prius in four ways. It has two nickel-metal hydride batteries under the floor of its trunk, instead the conventional Prius’s single battery.
Unlike the Prius, which has a single fuel-filler door on the left side of the car, the plug-in model has another door on the right hand side that opens to reveal an outlet for the electrical charger. One end of the charger looks like a small fuel nozzle; the other end is a conventional three-pronged plug.
Each charge, which takes about four hours, uses the equivalent of 2.7 kilowatt hours of electricity, said Jaycie Chitwood, a senior strategic planner in Toyota’s advanced technologies group.
Inside the car, there is a button with the letters “EV” inside an outline of a car. If the driver pushes the button, the car reverts to electric vehicle mode, meaning the Prius is powered completely by its two batteries.
In electric mode, the Prius gets 99.9 miles a gallon, according to a gauge on a screen in the middle of the dashboard.
But it cannot go very far: the plug-in hybrid’s two batteries hold enough power for only seven miles, said Saúl Ibarra, a product specialist with Toyota who worked on developing the Prius.
By contrast, G.M. claims that the Volt will be able to hold a charge equal to 40 miles, after a six-hour charge.
Still, the electric mode of the Toyota plug-in is enough to start the car and run it until the engine reaches the point where it needs to tap the gasoline engine. The plug-in Prius can stay in electric mode until 62 miles per hour, versus around 30 miles per hour for the conventional Prius, Mr. Ibarra said.
Despite its decision to step up its plug-in hybrid development, Toyota is not sure how much more consumers will want to pay for it, Mr. Lentz said. The Prius starts at $21,100. Some after-market companies are charging nearly that much to convert Prius models into plug-ins, he said.
Given that, it is more likely that Toyota would offer plug-in technology as an option on the Prius, at least in the short term, rather than switch all of its hybrids to plug-in models.
Ultimately, Toyota must determine “do people want to plug in their car?” Ms. Chitwood said.

21 Eylül 2008 Pazar

The Plug-In Hybrid Development Consortium

The Plug-In Hybrid Development Consortium is made up of component suppliers working together to accelerate the commercial production of plug-in hybrid electric vehicles (PHEV). Consortium members cooperate to identify specifications, develop compatible technologies and deliver innovative new system solutions that make affordable plug-in hybrids possible.
The Consortium’s cooperative efforts help automakers short-cut years of research and development, to leap ahead of the competition and offer the next generation of hybrid vehicles at a price that makes sense.
In addition to providing automakers with production ready PHEV components and system designs, the Consortium works to build political support and secure new funding to help automakers build PHEV prototypes using new technology from Consortium members.
We believe hybrid technology can improve every car... like fuel injection and electronic ignition. By helping to reduce the cost of plug-in hybrid components, the Consortium can help make PHEVs more affordable.
According to a U.S. Department of Transportation survey, most people drive less than 50 miles a day and only 5% of passenger cars travel more than 100 miles a day. By designing cars for the way we drive, the next generation hybrid could drive 50 miles a day in clean all-electric mode without stopping for gas, and automatically switch to hybrid mode for extended range. Clean renewable electric fuel, generated in the US, costs just 1/4 the price of petroleum fuel, often imported from abroad. Working together we can provide automakers with the technology they need to deliver plug-in hybrids that make sense.
We invite innovators everywhere who share this vision to join us.

20 Eylül 2008 Cumartesi

New HP laptop: 24 hours on one charge | Micronanotronics

"Hewlett-Packard Co., the world’s largest personal-computer maker, introduced a notebook PC that can run for as long as 24 hours on a single battery charge. Customers would have to buy an optional battery, a special display and a so-called solid-state hard-disk drive to get the extended running time, Hewlett-Packard said. With those options, the EliteBook 6930p costs about $2,200. After an online discount, the price will be $1,816. Hewlett-Packard has added new PCs over the last two months to capture consumer demand for notebooks and extend its lead over Dell Inc. The new notebook will compete with Dell’s Latitude E6400, introduced in August, which can run for as long as 19 hours on a single charge.
The company’s notebook sales rose 26% in the quarter ended July 31, while desktop revenue increased 6%. PCs account for a third of the company’s revenue. Customers wanting the 24-hour battery life will also have to download additional graphics and system software, HP said. The machine will be available in October. A basic version of the PC costs $1,199, Hewlett-Packard spokesman Mike Hockey said. The additional battery costs $150, and the solid-state hard disk, which stores information on chips rather than a magnetic disk, is an extra $900."

Benefits of Overclocking Your Computer

There are many benefits to overclocking your hardware peripherals. It is said to benefit computer owners who have low end models. Overclocking increases the speed of any hardware peripheral more than the limit set by the manufacturer. By overclocking, the low end hardware is made to perform just as its higher end version does. Some computer enthusiasts who have good and new quality models also overclock their computer hardwares in order to push them to perform much better. Besides speed advantages, overclocking gives greater signal strength which helps your hardware perform at a maximum level.Take the 3.0 gigahertz Pentium 4, its owner can overclock it to 3.4 gigahertz. By doing so, he has on his hands now a computer that works exactly like the actual Pentium 4 3.4 gigahertz without having to shell out more money for an upgrade or a new computer purchase. With overclocking, you are also able to test drive an upcoming model or a newly released model you are contemplating on buying.You can overclock just about everything on your computer, the graphics, memory, and processors. While still on experimentation, PCI, AGP ( accelerated graphics port), USB and serial ports of older computer models have the possibility of being overclocked. However, a person who owns older models of computers might best exercise caution not to overclock their hardware while no concrete success results are documented and while there is still no accurate information regarding specific instructions and troubleshooting processes .Remember to overclock your system in increasing levels, starting at minimum speed modification. An abrupt system modification thru oveclocking may cause serious damages to your computer. It has been reported that some computers suffered from data loss, frequent boot failure, and even system crashing. By overclocking a step at a time you are more able to assess your computer's overclocking limit. Increase speed only after you've already placed your system thru thorough performance system testing and after you ascertain your computer's stability on the present modification. On the web, you can find sites and companies which offer CPU tests for stability. You can easily scout for a reputable site and product to acquire CPU testing from.Possible overheating problems (which were reported to be the common problem to overclocking) can be prevented from happening by ensuring enough peripheral cooling to maintain low temperatures. Remember to always keep your CPU cool, and most of the time, everything will be alright.Gaming computers also benefit much from overclocking. Because of a faster and higher performance level, players experience lesser problems (or even none at all) with game loading (and web page loading for online games), game performance, and others. Owners who like to play computer games, eve online ones, would definitely have an increased level of satisfaction with gaming.Billy Zype is an overclocking expert. You can check out his website at

Choosing Electronic Medical Record Software

The idea of change isn't a welcome one for most physicians. Changing old habits and work flow can be a very scary process for doctors. Training on any new system can be an intimidating process.


As a result, many physicians find themselves procrastinating and searching for the perfect electronic medical records solution that does everything with zero effort to implement. It's almost like a quest for the Holy Grail. However, in the meantime, they remain in a rut of inefficiency by continuing to handwrite or dictate their notes.

Unfortunately, not only are handwritten notes and prescriptions extremely inefficient, they are notoriously illegible. According to the Institute of Safe Medicine Practices, illegible prescriptions result in more than 3 million preventable adverse drug effects each year in the U.S.

Furthermore, since documentation requirements for physician reimbursement have become increasingly stringent, illegible notes can lead to significantly reduced income. They can also trigger time-consuming audits that ultimately result in costly penalties and refunds of payments back to the payers. This just adds one more layer of potential problems for physicians that continue with the traditional methodologies.

Electronic medical records have emerged as a way to address these concerns. In fact, federal officials have recently announced a program slated for early 2008 that will urge doctors to incorporate electronic medical records into their practices. The program provides cash incentives to doctors from Medicare for switching to electronic medical record systems and providing the government with updates on quality improvement markers for their patients.

Despite the fears amongst physicians resisting the switch to electronic medical records, it is possible to find EMR software with a low learning curve that will facilitate a smooth transition. Here are some questions to ask yourself when you begin your research.

Is the EMR software an intuitive system?

You don't want to spend weeks or months training on a new system. All EMR software will have a learning curve, but some are more intuitive than others. The best EMR software will be one that you adopt quickly with minimal training and allows you to create more detailed notes with less effort. The ideal system should be able to be integrated it into the daily work flow of your clinic within a few weeks, rather than several months.

The right EMR solutions should save time. The age-old adage "time is money" applies in this situation. You don't want to take 100 steps just to create a simple visit note. Instead, you want an EMR software program that streamlines the charting process as much as possible. Some EMR programs require so many steps to create a note that it's like filling a salt shaker one grain at a time.

If you choose the wrong EMR software, the inefficiency of learning and using the new system may actually outweigh the inefficiencies of your current non-EMR system. Look for software that offers a free trial, so you can give it a test drive and see how easy it is to learn and use before you spend big bucks on it.

Does it have customizable templates that eliminate redundancy?

With customization, you can document your notes and patient records using the words and format that you prefer, rather than be forced to use the words and format offered by the software. Many EMR programs offer global templates for all users. This "one size fits all" mentality means that all users use the same templates (i.e., the same words) to describe dissimilar patients.

The result could be called charting by approximation -- trying to fit a square peg in a round hole. Some doctors have described these sorts of notes as "vending machine notes." EMR systems with customizable templates will allow you to create notes using your own words and style and will therefore more closely reflect your thoughts.

Having customizable templates means that you will be able to save and reuse certain frequently used phrases, forms, procedural descriptions, prescriptions, etc., so that they don't have to be manually re-entered each time.

Many EMR software programs do not allow much in the way of customization by the end user. In these instances if customization is even available, it must be done by the software company and is both prohibitively expensive and time consuming to deploy.

This is another reason to test drive the system before you commit to a specific program. Well-designed EMR software should allow you to customize prescriptions, templates, chart format, follow-up letters and after-care instructions. Printing options for these items should also be customizable, yet simple and smooth to configure with minimal support.

Will your EMR software allow multimedia attachments?

Look for EMR software that allows you to attach multimedia like photographs, X-rays, scanned documents and ECGs to your patients' records. A picture is worth a thousand words and can describe injuries and other clinical findings much more accurately than words.

Photographs can also more accurately and efficiently document changes in time over subsequent visits. Having scanned ECGs attached to visits makes it faster and more convenient to review and compare to prior ECGs since with only a few clicks of a mouse, you can have all the information you need for your patient.

Not all EMR software is created equal. Accuracy, efficiency, intuitiveness and expense are all key factors you need to consider when choosing EMR software. If you make the right choice, you will soon find yourself using electronic medical records and wondering why it took you so long to make the change. If you keep waiting and searching for the Holy Grail of EMR software, you will only prolong the inefficiencies and inadequacies as well as the potential risks of your current methods.

About the Author

Jeffrey C. Gersbach is the CMO of Medamation, Inc., developer of EMR software by doctors, for doctors. They offer EMR product lines for solo practitioners, small clinics and hospital emergency departments. Stop waiting and start charting today. Visit them online at http://www.medamation.com for a free EMR software trial.

rTMS, Magnetic Therapy For The Brain

The idea that the brain is electrochemical in its function is pretty well established these days. So it stands to reason that magnetic therapy or electrical stimulation of the brain could be used to treat a host of neurological and psychological illnesses if properly applied.

Perhaps the most popularized magnetic therapy for the brain has been ECT (electro convulsive therapy). Commonly called shock treatment: For many years doctors have turned to electroshock treatment when the more conventional methods of talk therapy and prescription medications have failed to successfully treat depression and other brain disorders. However, as a magnetic therapy ECT has a nasty reputation for being overly brutal. ECT has improved over the years but is still considered to be a relatively harsh treatment.

A relatively new brain magnetic therapy is called rTMS (repetitive transcranial magnetic stimulation). Unlike shock treatment, which is a sudden jolt of electricity, rTMS is a repetition of much smaller pulses of magnetic energy administered to the brain over a 20 to 30 minute session. Dr. Anthony Barker of the United Kingdom developed TMS, which was its precursor, in the 1980s. Improvements in magnetic therapy technology in the 1990s led to better magnetic coils allowing high or low frequency magnetic waves and much more accurate targeting of specific parts of the brain. The current version integrating all these improvements is called rTMS or slow TMS if the magnetic waves are applied very slowly.

From the perspective of the patient the procedure is very simple. It is an outpatient procedure lasting about 40 minutes from start to finish. There is no need for an anesthetic or complicated preparation as is common with shock treatment. The machine used resembles in outward appearance what you would find in a dentists office. You sit in a chair that reclines backwards. The rTMS itself is near the head of your chair. Then a device containing the magnetic coil is placed on the upper part of your forehead. The doctor then adjusts the magnetic coil to target very specific parts of your brain and turns the magnetic coil on. About 30 minutes later you are done with the magnetic therapy.

The positive effects on your brain are very similar to shock treatment but the negative side effects from rTMS magnetic therapy are a radical improvement. There is no memory loss as is common with shock treatment and the chance of a seizure is almost eliminated completely. The most commonly reported side effects from rTMS magnetic therapy are a mild headache, probably resulting from stimulation of muscles in the scalp and discomfort from heat generated by the magnetic coil. Both are relatively mild and short term side effects.

rTMS is proving to be effective at treating not just depression but also many other brain and neurological disorders. Migraine headaches, stroke, epilepsy, Parkinson's disease and osteoarthritis have all been treated in controlled testing with varying degrees of success.

Unfortunately, all of this magnetic therapy is very new. Today it is very unlikely that you will find an rTMS machine outside of limited controlled testing at very high end research hospitals. rTMS machines gained FDA approval early in 2007 so it will likely be a while before hospitals start getting the machines and use them on a regular basis.

Maintreaming MEMS - Microfluidic Delivery Systems Are Now

While "nanotechnology" has been a popular buzz word among investors and researchers, "microtechnology" has graduated from university research labs into commercialized realities. MEMS (Micro-Electro Mechanical System) technology has been around since the late 1970's, and had a huge surge in popularity in the 1990's with the telecommunications industry because it could be used to make fiber optic switches at the microscopic scale.Nowadays, MEMS devices are used commonly for digital projectors, accelerometers, automotive sensors, and medical applications. Based on silicon wafer integrated circuit (IC) etching technology, MEMS devices are actually mechanical actuators fabricated at the microscopic level.The Industry Sees BenefitsRecently, the pharmaceutical medical device industry has recognized the benefits of MEMS, leading to the development of a whole new industry of miniaturized, microfluidic drug delivery systems. Although many drugs are being used in microfluidic systems, the one that has held the most appeal for consumers and industry alike is insulin for diabetics. With insulin-dependent diabetes on the rise, there is a huge market for implantable, painless, automatic insulin devices that give precise dosages based on automatically sensed needs of the patient. As always, these devices need to be cheap, which means the MEMS fabrication process needs to be able to produce large volumes, something that has been a challenge until recently.According to the Centers for Disease Control, from 1997 to 2004, the incidence of diabetes among 45- to 79-year-old patients rose 43 percent. Now, about 12 of every 1000 people over 45 will become diabetic. This means about 3.6 million people in the United States in 2004 were diabetic. Looking at hospital discharges in 2005, over 6.4 million people were hospitalized for diabetes, and a conservative cost for these hospitalizations was $22 billion. Obviously, societal costs due to lost wages, lost earning years, and other medical conditions complicated by the presence of diabetes, would increase this figure dramatically.Diabetic patients often complain of how difficult it is for them to properly regulate their insulin dosage. Not only does it require them to collect a blood sample for analysis, but then they must administer that dose intravenously. In an elderly or obese patient, this is complicated by poor vision, lack of coordination, and fat, all of which make injecting a proper dose more difficult. Hospitals also make mistakes when administering drug doses, some reports putting these mistakes as high as 200,000 serious injuries and 7,000 deaths in the U.S. each year. Microfluidic drug delivery systems address all these problems and have additional advantages as well.Configuring Microfluidic SystemsMicrofluidic drug delivery systems have three main components; a needle array, a pump and valve system, and chemical sensors. The needle array is usually hundreds of microscopic silicon wafer etched needles with orifices for the drug to pass through. Because these needles are so small, they are painless, and yet their vast quantity delivers the drug instantly.The pumps and valves are also microfabricated, and can be integrated with the needle array and implanted under the skin. The pumps come in two varieties, either passive with some type of electrode or other stimulating means for fluid flow, or active with valves that can control the precise dose being administered at the micro-volume scale.The third and most important feature of MEMS insulin delivery systems is the chemical sensor which can detect the level of blood glucose in the patient and automatically administer a precise dose of insulin to correct their glucose levels. Thus, the patient and the hospital are removed from the maintenance process. The patient has a discreet, refillable insulin pouch, and all of the glucose control is maintained 24 hours a day with no pain, measuring, or administration required.Integrated Solutions Hold PromiseLeaders in the market for microfluidic insulin pumps, such as ISSYS, Eksigent, Debiotech, and Biophan, are all focusing on integrated solutions that can be produced in volume. They realize that the key to success will be to provide a low cost, complete system that can be implanted in an out-patient procedure, monitored by sensors within the sensor system, and refilled with insulin by the patient. The market for microfluidic insulin pumps is expected to reach $2 billion by 2010, with substantial continued growth over the following ten years.Biomedical applications are already the second largest application area for MEMS technologies after automotive; however, to date commercial success has been limited to sensors that measure physical (heart rate) rather than biochemical parameters (glucose). Other than glucose, there are no in vivo sensors in widespread clinical use for monitoring metabolites, such as cancer cells.Implantable drug infusion pumps were first used with terminally ill cancer patients in the 1980s, but these worked on a predetermined drug release schedule into the blood stream with no sensor feedback from the patient and no targeting of the drug to the cancerous cells. Now, researchers are beginning to use MEMS to improve the delivery of drugs to cancer cells.Breast Cancer, Blood Cells & PacemakersThe biochemical signals that guide breast cancer tumor cell migration are poorly understood, but new microfluidic devices designed specifically to track how breast cancer cells move in response to chemical signals are under development. This will allow doctors to decrease the amount of cell-killing drugs administered to the patient and allow the those drugs to target only the cancer cells, rather than any cells they contact. For women with breast cancer, this could mean an end to hair loss, debilitating fatigue, and other detrimental side effects associated with chemotherapy.Sandia National Labs has created a mechanized microfluidic device that can ingest red blood cells and alter them in a positive fashion. Eventually, they hope to expand their device to work with any cells in the body. The ultimate goal of the Sandia device is to puncture cells and inject them with DNA, proteins, or pharmaceuticals to counter biological or chemical attacks, gene imbalances, and natural bacterial or viral invasions.Electrical stimulation devices, such as the pacemaker and defibrillator, have been the most successful products of microelectronic implants. But now, pressure and flow sensors are being added to pacemakers to make them rate-responsive. This will enable patients to be more active, as the pacemaker will respond to increased or decreased demands according to the needs of the moment.In another electrical application, Transneuronix, Inc. has made an implantable gastric stimulator that applies electrical stimulation to the stomach wall. The company is currently conducting clinical trials for the treatment of severe obesity. Rather than a risky, expensive surgical procedure such as gastric bypass, the stomach will continue to digest food, but the stretch and chemical receptors in the wall of the stomach will provide neural feedback to the patient that they are full.And, Medtronics’ “Activa” system delivers a mild electrical stimulation to block brain signals that cause tremors, such as Parkinson's disease.Opportunities Seem EndlessFor the medical device industry, this is a wake up call to seek out MEMS and microfluidic solutions to large-scale problems we face in the United States. With the growing epidemics of obesity, diabetes, heart disease, and cancer, there are countless opportunities for large and small companies alike to develop sensor-based diagnostic and therapeutic devices that will help patients live longer, healthier lives with less invasive procedures.

Nanotechnology $1 Trillion Revenue

Nanotechnology revenues are estimated to reach $1 Trillion worldwide by 2015. It is often considered as a new revolution, as was the industrial revolution, because nanotechnology manipulates matter at the atomic scale to create new applications in materials, medicine, robotics, electronics and energy.But what really is Nanotechnology? It's a field of applied science and technology which gives us the ability to build up things starting from the scale of an individual atom. This means the ability to manipulate materials so tiny that nothing can be built any smaller. Twenty year ago you could not have imagined the entire Encyclopedia being stored in a single memory stick, and today, can you imagine the same stored in a chip the size of a dust particle? When you divide one metre by one billion you get one nano. If you split bacteria into 200 equal parts, then one part equals one nanometre. This is the atom scale of the nanotechnology. When things are built at such a scale you get precision, strength, unique colours and a feel of creation rather than built. The idea was started in 1959 by a physicist Richard Feynman at American Physical Society meeting at Caltech.There is still a long way to go to handle materials on a nano scale. Many scientists believe that within the next twenty year we will achieve a lot in this field. During that time we will have to establish techniques to move single atoms using nano robots machines operating at nanoscale and build large-scale structures. Like the invention of the wheel, there will be nano gears, bearings, motors, nano compiler, and nano multipliers and so on and so forth. About twenty years ago, IBM were able to position 35 xenon atoms on the surface of a nickel crystal using atomic force microscopy instrument which spelled out the word IBM. Since then, modern use has been in the manufacture of polymers based on molecular structure and design of surface science computer chip layouts. Commercially, nanotechnology is being applied in bulk nano-particles in manufacture of stain resistant clothing, protective coatings, suntan lotions, disinfectants, fuel catalysts and cosmetics.As we stand now, nanotechnology is the new frontier and its potential impact is compelling. Huge amounts of funding are being spent by governments towards nanotechnology research and development. Like before, the main beneficially of such funding is Defence. New nanotech weapons and lightweight bullet-proof nanotech clothing are soon coming up. Once through with military superiority, then it will be released proper to the private sector. Here, there will be better uses that will include provision of clean water, greater agricultural production, cheap energy, clean environment, better diagnostics, drugs and organs replacements, greater information processing and storage, and reduced labour. When that time comes, you will be able to replace your car with an inexpensive nanotech car. A nanotech car will look like a creation of God or that has come from outer space.With all the sweet promises that Nanotechnology has, including the potential to have positive effects on the environment, environmental and health risks will be the biggest challenges. These nana particles have very great surface area to volume ratio, and therefore toxic due to their high chemical reactivity and biological activity -- they can easily penetrate human skins and get entry to organs and tissues such as the kidneys, brain, spleen, heart, liver, and nervous system. And that coupled with the fact that these nanomaterials has a huge potential to cause DNA mutation, then, it is just a matter of time before opposing groups find the right opportunity to strike in saying no to the entire nanotechnology. And to the shrewd businessman and woman, you can only gamble in being ahead of everyone else in opportunities that are promising heaven.

Check Your Fiber Optic Connectors Like A Professional

What are Fiber Optic Inspection Microscopes?Fiber optic inspection microscopes are used to inspect the end face of a optical connector or cleaved fiber.Two types of fiber optic microscopes are popular on the market: fiber optic connector termination inspection and fiber patch panel ferrule inspection.Magnification levels of fiber scope are available at 200X or 400X for single mode fiber applications, 100X low cost type for multimode applications. The latter is often included in many fiber optic termination tool kits.What types of flaws or contamination can the microscope see? With at least 200X magnification you can clearly see scratches, dig, dirt deposit, debris and other contamination on a fiber optic connector.Desktop video fiber microscopeThe typical desktop fiber optic video inspection microscope has a 9" black and white monitor attached to the scope with a 4 feet video cable. So you can place the monitor where it is convenient. Because of its bulk volume, this type of fiber microscope is typically used in production environments and labs. Both 200X and 400X versions are available.Portable optical fiber scopeThis type of microscope with universal adapter is a versatile instrument to inspect fiber optic connectors. They can be used for both multimode and single mode applications. Connectors slide into scope adapter, providing ease of use with or without tripod. 8° angle adapter can be used for inspecting angled connectors such as FC/APC, SC/APC, etc. Both 200X and 400X versions are available.Coaxial Illuminated handheld fiber inspection scopeThese low cost microscopes are available in 200x or 400x magnification, and utilize white LED light to provide coaxial illumination to connector end-faces. This method of illumination produces high resolution detail of end face scratches, defects and contamination. It is provided with a universal 2.5mm adapter, with other common connector styles available. These are the natural choice for fiber installation contractors.Ferrule inspection microscopesAll aforementioned four types of microscopes are for standalone fiber connector inspection. But what about the connectors already installed on patch panels and hardware devices? The ferrule inspection microscopes are the solution.These video fiber optic microscopes include a handheld LCD display unit and a small, lightweight probe that contains a long-life LED light source and CCD video camera. The probe adapter tip mates with the connector and projects a crisp, clear image of microscopic debris and end-face damage on the LCD display.Want to see how they look like? Check out these fiber optic inspection microscope, video fiber microscope and fiber optic microscopes on Fiber Optics For Sale Co web site

19 Eylül 2008 Cuma

in-Tech Revolution

in-Tech Revolution : "Midnight Pool 3D takes you into the intense universe of American pool bars. You will come up against no less than 7 original players, none of whom are at a loss for words! Begin with John, the sarcastic cop, or Alison, the beautiful biologist, and unlock the others in Story mode playing with the rules you prefer: 8-Ball US, 8-Ball UK or 9-Ball. By competing against your opponents and winning games, you will also unlock new table baizes and cue colors! Whether you’re a beginner or an experienced player, the intuitive gameplay and hyper-realistic graphics entirely in 3D will make for quick and complete immersion, helping you enjoy the game right from the word «Go»!
You can download it here!!! Enjoy the game"

Microsoft Student With Encarta Premium 2009


Download Software Click Here















Boost your confidence in the classroom with Microsoft StudentMicrosoft Student combines Microsoft Encarta Premium 2009 multimedia encyclopedia, Microsoft Math, Microsoft Learning Essentials, and foreign language tools to help you succeed in a variety of subjects.Microsoft Student includes:* A full version of Encarta Premium 2009, with thousands of research articles.* Microsoft Math to help you step up your math and science performance.* Learning Essentials, which offers step-by-step writing tips, preformatted presentation templates, and organizational tools for college

18 Eylül 2008 Perşembe

Şeytan ve dostları



Bir gün Şeytan, dünya çapında konvansiyonel bir toplantı için tüm dostlarını çağırmış.Açılış konuşmasında demiş ki: Müslümanların Camilere gitmesini engelleyemiyoruz. Kur'an okumalarını ve gerçekleri öğrenmelerini de engelleyemiyoruz. Allah ve elçisi ile sağlam ilişkiler kurmalarını da engelleyemiyoruz.Allah ile bir kere bağlantı kurduklarında üzerlerindeki gücümüz kırılıyor. Dostları demiş ki: Gerçekten zor bir durum, peki ne yapalım? Şeytan demiş ki: Bırakın Camilere gitsinler. Fakat zamanlarınıçalın, böylece Allah ve elçisi ile bağlantı kuramasınlar..Sizden isteğim budur.
Şeytan devam etmiş: Dikkatlerini dağıtın, böylece gün boyunca Allah ile hayati öneme sahip bağlantıyı kuramasınlar.Dostları şaşırmış: Bunu nasıl başaracağız?Şeytan:Hayatın önemsiz ayrıntılarıyla zihinlerini sürekli meşgul et! Müslümanların kulaklarına şunu fısılda: Harca, harca, harca.. Borç al, borç al, borç al..'Kadınlarını işe girip uzun saatler boyunca çalışmaları için ikna et ! Erkeklerin haftada 6-7 gün, günde 10-12 saatçalışmalarını ve böylece hayatlarında boşluk kalmaması için planlar yap! Çocukları ile zaman geçirmelerini engelle! Evleri ferahladıkları bir yer olmaktan çıkacaktır! Zihinlerini o kadar meşgul et ki kendi iç seslerini (oto kritik, nefismuhasebesi) dinleyemesinler!Böylece kafaları karışacak, Allah ve elçisi ile zihinsel beraberlikleri kopacaktır. Bravooo, mükemmel fikir, diye alkışlamış dostları. Durun, daha bitmedi, diye devam etmiş Şeytan:Kahvehanelerde, doktor muayenehanelerinde, kafe'lerde masaları gazete ve dergilerle doldur! Zihinlerini 24 saat haber bombarıdmanına tut! Araba kullanma esnasında tefekkür etmelerini, İnternete girenlerinin mailboxlarını, junk maillerle, sipariş katalogları ile, bahislerle, çekilişlerle, promosyon ürünleri ile ve boş umutlarla doldur!Gazete ve TV'leri ince yapılı güzel modellerle doldur ki kocaları dış güzelliğin önemli olduğuna inansınlar ve hanımlarından hoşlanmasınlar!Kadınların, akşamları kocalarıyla ilgilenemeyecek kadar çok yorulmasını sağla!Eğer kadınlar, erkeklerin ihtiyacı olan sevgiyi veremezlerse,erkekler bu sevgiyi başka yerlerdearayacaklardır!Çocuklarına namazın önemini anlatmalarını engellemek için hikaye kitaplarını tavsiye et!Doğaya çıkıp Allahın yaratma sıfatını görmelerini engellemek için onları çok meşgul et, eğlence parklarına,fuarlara, spor karşılaşmalarına, oyunlara,konserlere, sinemalara vs götür! Oralarda kavga çıkarıpbirbirlerini vurmaları sağla! Bizim işimiz fitne çıkarmaktır, bunu unutma! İslami dostluklar ve sohbetler yerine, taraftar-partidostluklarını ve dedikoduları teşvik et!İşte plan bu! Futbol, hayatlarının odağı olsun. Futbolcuların isimlerini çocuklarına ezberletmeyi marifet saysınlar! Ancak İslamın şartlarını merak bile etmesinler! Kurnazca plan için dostları şeytanıçılgınca alkışlamışlar ve ülkelere dağılırken Müslümanları daha fazla meşgul edeceklerine, telaş içinde orayaburaya koşuşturacaklarına, Allah'a, Elçisine ve ailelerine daha az zaman ayırtacaklarına söz vermişler. Sence bu plan başarılı mı?
Eğer MEŞGUL değilsen bu yazıyı başkalarınada okutabilirmisin?

Organik Tarım (Ekolojik Tarım-Biyolojik Tarım) Nedir?


Tarımsal üretimde kullanılan kimyasalların (ilaç, gübre gibi) olumsuz etkilerinin insan ve toplum sağlığı üzerindeki zararları artarak kendini hissettirmeye başlamıştır. Tüm bu olumsuz etkilerin ortadan kaldırılması amacıyla kimyasal gübre ve tarımsal savaş ilaçlarının hiç ya da mümkün olduğu kadar az kullanılması, bunların yerini aynı görevi yapan organik gübre ve biyolojik savaş yöntemlerinin alması temeline dayanan Ekolojik Tarım Sistemi geliştirilmiştir. FAO ve Avrupa Birliği tarafından konvansiyonel tarıma alternatif olarak da kabul edilen bu üretim şekli değişik ülkelerde farklı isimlerle anılmaktadır. Organik Tarım, ekolojik sistemde hatalı uygulamalar sonucu kaybolan doğal dengeyi yeniden kurmaya yönelik, insana ve çevreye dost üretim sistemlerini içermekte olup, esas olarak sentetik kimyasal tarım ilaçları, hormonlar ve mineral gübrelerin kullanımını yasaklaması yanında, organik ve yeşil gübreleme, münavebe, toprağın muhafazası, bitkinin direncini artırma, doğal düşmanlardan faydalanmayı tavsiye eden, bütün bu olanakların kapalı bir sistemde oluşturulmasını öneren, üretimde sadece miktar artışının değil aynı zamanda ürün kalitesinin de yükselmesini amaçlayan alternatif bir üretim şeklidir.Türkiye ile aynı iklim kuşağına sahip ülkelerin topraklarında organik madde miktarı oldukça düşük düzeyde olmaktadır. Buna bağlı olarak toprakların besin elementi tutma kapasiteleri de düşük olmaktadır. Toprakların humus miktarının artırılması toprağın verimliliğinin artması olarak değerlendirileceğinden uzun sürede toprak verimliliği açısından son derece önemlidir. Almanya, Rusya ve İngiltere’de halen devam etmekte olan uzun süreli deneme sonuçlarına göre topraklara uygulanan değişik gübreleme programları sonucu, yalnız başına kimyasal gübre uygulanan parsellerde toprakların humus miktarında başlangıç anına göre bir düşüş olur iken; organik madde ilavesi yapılan parsellerde bu değerin biraz arttığı fakat organik madde ilave edilen parsellerde humus miktarının daha da artığı ve mineral gübre uygulamasına oranla %114 oranında verim artışı sağlandığı rapor edilmektedir. Benzer denemelerde toprağa organik madde ilavesinin topraklara stabil bir yapı kazandıracağı ve üst topraktaki yüzeyindeki besin elementlerinin ortamdan daha az uzaklaşacağı tahmin edilmektedir ki bu toprakların sürekliliği açısından son derece önemli bir stratejidir. Hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerin bir çoğunda toprak verimliliğini ve toprağın üretim kapasitesini devam ettirerek ve geliştirmek için doğal kaynaklardan yararlanılmaktadır. Bugün bir çok batı ülkesi bilinen klasik tarım teknikleri yerine doğayı da koruyacak mekanizmaları olan alternatif tarım teknikleri uygulamaktadırlar. Çoğu ülkelerde organik tarım adı altında geliştirilen sistemde mümkün olduğunca tarımsal üretimde doğal kaynakların kullanılması ön plana çıkarılmaktadır. Hızlı artan dünya nüfusu karşısında gerekli ve yeterli gıdaların sağlanması için kimyasal girdi kullanımı tarımsal üretimin her alanına girmiştir. Fakat yakın geçmişte özellikle de kimyasalların ilk ve en yaygın kullanıldığı ülkelerde yeni alternatif yaklaşımlar ortaya atılmaya başlanmıştır. Bitkilerin beslenmesinde özellikle de bitkilerin doğal mekanizmalarının kullanılması, bunun yanında ilave takviyelerin yapılması ön plana çıkmaktadır. Batı Avrupa ülkelerinde bugün % 10 ‘lafına yaklaşan organik tarım işletmelerinin varlığı bilinmektedir. Bu işletmelerde mümkün olduğunca organik kaynaklar kullanılarak daha sağlıklı ve kaliteli ürünler üretilerek tüketicilere sunulmaktadır. Hatta pazarlarda bu ürünler bir kaç katı daha yüksek fiyata alıcı bulmaktadır.Organik Üretim Nedir? Bir organik organizasyona göre organik üretim doğal üretimler içerisinde yer alır. Organik tarımda materyaller ve ürünler sürekli olarak tarım sistemi içerisinde kullanılır. Organik tarımın anlamı; ürünlerin sentetik gübreler, herbisit, insektisit veya fungusit kullanılmadan yetiştirilmesidir. Yoğun tarımın yerine alternatif tarım uygulamaları, toprak sağlığını korur ve sentetik girdilere ihtiyaçları azaltır. Bitki üretiminde temel olarak organik girdilerin ihmal edildiği sentetik gübreler ve pestisitler kullanımının yoğun olarak uygulandığı tarım sistemleri elemine edilmiştir. Organik bitki üretiminde hastalıklara, böcek zararlılarına ve yabani otlara karşı bitkiler doğal bağışıklık sistemlerini geliştirmek için bitki rotasyonu kullanarak ve organik madde sağlamak yoluyla toprak sisteminde bitkilerin dayanıklılığı artırılır.Organik Tarımın İlkeleriEkolojik tarımın başlıca 3 ilkesi bulunmaktadır. Bunlar:1. Doğa ile uyumlu üretim2. Kapalı Sistem (Kendine Yeterli Tarım)3. Ekim Nöbeti Bu ilkeler altında ülkesel ve yöresel koşullar dikkate alınarak ekolojik tarım aktiviteleri değişkenlikler kazanabilirler. Ancak, genel olarak aşağıdaki faaliyetleri içerirler. Bitkisel Üretimde; Uygun yöntemlerle minimum toprak işleme Toprak verimliliğinin korunmasına ve artırılmasına yönelik çalışmalar Kimyasal gübre yerine organik gübre kullanımı Dayanıklı, sağlıklı tohum ve bitki çeşitlerinin seçimi Uygun ekim-dikim yöntemi Bitki korumada doğrudan kimyasal girdi kullanımı yerine ekolojik yöntem ve girdi kullanımı Hasat, depolama, işleme ve paketleme faaliyetlerinin ekolojik yöntemler içinde yürütülmesiHayvansal Üretimde; Sağlıklı hayvan yetiştiriciliği Uygun ahır koşulları Organik yemlerden yararlanma Damızlık ve ırk seçiminde ekolojik uygunlukTüm ilkeler birlikte değerlendirildiğinde, ekolojik tarım belirli bir kültürel ortamdaki sosyal, ekonomik ve ekolojik faktörlerin dengeli gelişmesini sağladığı görülmektedir. Kültürel yapı içinde tüm faktörlerin birleştiği sistem-felsefe ekolojik tarımdır.Organik Tarımın Avantaj ve DezavantajlarıAvantajları Ülkemizde sentetik kimyasallar çiftçilerimizin büyük bir kısmı tarafından ya çok az kullanılmakta, ya da hiç kullanılmamaktadır. Bu nedenle ekolojik tarıma geçişin kolay olması beklenebilir. Üretici geliri ürüne bağlı olarak artmaktadır (Ortalama %10 artış olduğu tahmin edilmektedir.). Fiyatı hızla artan kimyasal gübre, pestisit ve enerji girdilerinden tasarruf edilmektedir. Sözleşmeli tarımla üreticinin tüm ürününün alınması garanti edilmektedir. Ekolojik ürünlerin ihraç fiyatı diğer ürünlerden % 10-20 oranında daha yüksektir. Ekolojik Ürünlerin ihracatı ile ülkemiz tarım ürünleri için ilave bir kapasite yaratılmaktadır. Dolayısıyla ihraç edilen her ton daha önce ulaşılamayan tüketici kitlesine gitmektedir. Özel bilgi isteyen ekolojik tarım modeli Ziraat mühendisleri için yeni istihdam sahaları yaratmaktadır.Dezavantajları Ülkemizde tarımsal ürün arzında yıldan yıla önemli dalgalanmalar görülmektedir. Hızla artıp gençleşen nüfus, tüketim düzeyinin ve çeşitliliğinin sürekli artması ve çevredeki ülkelerin hemen hepsinin tarımsal ürün talep eden özellikleri sebebiyle organik tarımın (verimde meydana gelebilecek azalma nedeniyle) kısa vadede gelişmesi zor görünmektedir. Ekolojik tarım metoduyla bitkisel üretimde ortaya çıkan bir sorun, arazilerin çok küçük, parçalı ve birbirine yakın olmasıdır. Bu durum organik üretimi olumsuz yönde etkilemektedir. Çünkü ekolojik üretim yapan bir işletmenin çevrede üretim yapan diğer klasik işletmelerde kullanılan kimyasallardan etkilenmemesi mümkün değildir Ekolojik tarım sisteminde yetiştirilen ürünlerin pazarlanması özellikle iç piyasa için yeni ve belirsiz bir konudur. . Konunun yeni olması nedeniyle yeterli tarımsal yayım çalışmaları ve eleman bulunmaması ekolojik tarımın diğer olumsuz yanıdır.Organik Gübreleme Yöntemi: Organik gübrelemenin esası kimyasal gübrelerin kullanılmamasıdır. Doğal olarak toprakta bulunması gereken besin elementi miktarı için bitki üretim sisteminde tercih edilen görüş; organik gübrelerin yerini alan kimyasal gübrelerin hem sağlık açısından uygun olmadığı, hem de yüksek maliyette olduğu bildirilmektedir. Hayvansal gübrelerin kullanımı bilinen en eski zirai uygulamalardır. Ancak hayvansal kaynaklı gübreleri kullanmadan önce, kompost halinde işleme tabi tutmak; zararlı bakterileri öldürür, istenmeyen kokuyu giderir ve NO3 kaybını minimize eder. Diğer organik besin kaynakları; balık artıkları, doğal fosfatlar (kaya fosfatı), kemik unu, pamuk tohumu ve yosundur. Diğer bitkilerle birlikte rotasyon yaparak baklagil bitkileri yetiştirmek gübre uygulamaları açısından çok önemlidir. Bilindiği üzere baklagiller bitki köklerindeki nodüllerde rhizobial bakteriyi barındırırlar. Bu bakteriler aracılığıyla havadaki serbest N formunu bitkinin kullanacağı forma dönüştürerek bitkinin almasını sağlarlar. Yonca, lupin, gibi baklagiller kendi azot gereksinimini bu şekilde sağlarlar. Genellikle, geniş tohumlu baklagiller yani tanesi için yetiştirilen bakteriler (fasulye gibi) azot üretiminden daha fazla azotu tohum üretimi için kullanılır ve genellikle toprak azotunu artırmada yada iyileştirmede kullanılmaz. Baklagiller veya yulaf, çavdar ve buğday gibi baklagil olmayan bitkilerin yaprakları toprakta N kaynağı olarak kullanılır ve yeşil gübreleme olarak adlandırılır. Bir baklagil olan Avusturya kışlık bezelyesi yaygın olarak kullanılır. Organik Tarımla İlgili Çeşitli AraştırmalarABD’ de, 1990’ lı yıllarda organik tarıma dayalı bitki yetiştirme talepleri % 24 olarak artmıştır. Bu taleplerin başında tüketicilerin bilinçlenerek, ürünler üzerinde pestisit atıkları ve bunun gibi kimyasal girdilerin karşısında olmaya başlamışlardır (Govindasamy ve Thompson). Besin, çevre sağlığı ve alternatif toprak ıslahı sürdürülebilir tarım açısından önemli görülmüştür. Fakat organik besinlerin popülütesi artmasıyla birlikte ekonomik girdilerde artmaya başlamıştır (Govindasamy; Klonsky ve Thompson). Bununla birlikte organik tarıma olan taleplerin % 12-60 oranında artış izlenmiştir (Lohr, 1998). Bu da çiftçilerin organik tarıma daha çok eğilim göstermesini sağlamıştır (Langley; Klonsky ve Thompson). Organik tarım için yeniden ıslah edilen organik girdilere sahip bir toprak çeşidi, toprak bünyesi için ileriye dönük olarak yarar sağlamıştır. Bu yararların başında bitki için yeterli su kapasitesinin artması, KDK, toprağın düşük hacim yoğunluğu, ve yararlı mikroorganizmaların etkinliği üzerinde etkileri olmaktadır (Doran ve Drinkwater). Kompost uygulamalarıyla toprak ıslahı, toprak agregasyonlarını artırmasından dolayı pH stabilizasyonunu ve yüksek infiltrasyon hızını artırır (Stamatiadis ve ark., 1999). Toprağın kimyasal karakterleri, toprak ıslahı ve üretim sistemleri tarafından belirlenir. Örneğin, Rodela enstitüsünde uzun dönemlik baklagil üretimi ve organik üretim sistemlerinde toprak organik maddesinin artımı ve nitrat kaybının azaldığı görülmüştür (Drinkwater ve ark., 1998). Geleneksel (kimyasal girdilerin olduğu) tarım sistemlerine göre, organik üretim sistemlerinde topraktan daha az miktarda N kayıpları ve su kayıpları görülmüştür (Liebhardt ve ark., 1989).Geleneksel tarımda, topraktaki N miktarı toprak mikrobiyal komponentleriyle negatif ilişki içerisinde bulunurken, organik tarım koşullarında pozitif ilişki içerisinde bulunmuştur (Gunapala ve Scow, 1998). Aynı zamanda organik tarım üretimiyle elde edilen verim ile geleneksel tarım üretiminden elde edilen verim miktarlarının eşit olduğu gözlenmiştir. Kaliforniya’ da sebze bahçelerinde yapılan bir araştırmada organik tarımdan gelen verim miktarıyla geleneksel tarımdan alınan verim miktarının eşit düzeyde olduğu bulunmuştur (Drinkwater ve Stamatiadis). Pensilvanya’ da yapılan başka bir araştırmada da önceki araştırmayı doğrulayacak paralellikte verim miktarlarında birbirlerine benzerlik bulunmuştur (Drinkwater ve ark., 1998). Sınırlandırılmış arazi çalışmaları ışığı altında, organik ve geleneksel üretim sistemlerinde mikrobiyal populasyon üzerinde toprak ıslahının etkisi olduğu anlaşılmıştır (Drinkwater ve Gunapala). Bununla birlikte, mikrobiyal aktivite ve biomasın geleneksel tarıma göre, organik düzenlemelerle yapılan tarımda daha yüksek olduğu görülmüştür (Drinkwater ve ark., 1995). Yapılan çoğu araştırmalarda organik uygulamaların toprakta mikrobiyal populasyonu artırmakta kalmayıp, türlerin çeşitlenmesi ve ayrıca mikroorganizma faaliyetlerinin de artmasını sağlamıştır. Kaliforniya’ da domates üzerinde yapılan bir çalışmada artan aktinomiset aktivitesinin bir çeşit kök mantar hastalığını engellediği görülmüştür (Workneh). Organik tarım uygulamalarının toprağın fiziksel, kimyasal ve biyolojik özelliklerini düzenlediği ve birbirinden ayrılması mümkün olmayan toprak ve bitki sistemlerinin ileriye dönük ilerlemesine olanak verir. Yapılan başka bir araştırmada organik uygulamaların, sentetik uygulamalara göre Ca, K, Mg, Mn içeriginin toprakta artmasını sağlamıştır (Bulluck ve ark., 2001). Bu çalışmaya benzer olarak, Çiftlik gübresi uygulamalarıyla, bitkide C, P, K, Ca ve Mg konsantrasyonu artarken toprakta C, P ve K içeriğinde azalma olduğu görülmüştür (Clark ve ark., 1998). Toprak pH’sı sentetik uygulamalara karşı alternatif tarım uygulamalarının ilk başta düşük olarak ölçülmüş, ancak ilerleyen zaman içerisinde sentetik uygulamalara karşı alternatif uygulamalardaki pH miktarının daha yüksek bir seviyede seyrettiği gözlenmiştir. Organik uygulamalar ileriye dönük olarak organik madde miktarının artımını, fiziksel ve kimyasal özelliklerin iyileşmesini uygulanan düşük dozdaki gübrelerle sağlamıştır. Başka bir araştırmada elma veriminin hem organik hem de geleneksel tarım sistemlerinde eşit olduğu görülmüş, bununla birlikte organik tarım uygulamalarında daha kaliteli elma meyveleri alındığı gözlemlenmiştir (Reganold ve ark., 2002). Şekilde yararlı bir toprak mantarı olan Trichoderma türünün organik ve geleneksel (sentetik) tarımda farklı hasat zamanlarında etkinliği gözlemlenmiştir (Bulluck ve ark 2002). Her iki grafikte; organik (alternatif) yetiştiricilik yapılan ortamda bulunan mantar türünün, geleneksel (sentetik) üretim yapılan ortama göre daha yüksek mantar kolonileri oluşturduğu görülmüştür. Bulluck ve ark (2001) yaptığı çalışmada da geleneksel tarıma göre organik tarım girdilerinin toprak biyolojisini, kimyasını ve fiziksel özelliklerini ve aynı zamanda verimini de artırdığı görülmüştür. Organik tarım uygulamalarının yaygınlaşması ve ileri dönük olarak insan nüfusunun artışı ile dengeli bir şekilde beklenen taleplere cevap verebilmesi için mali girdilerle birlikte tüm ekolojik unsurları göz önünde bulundurulması gerekmektedir. tüm bu faktörlerin karşılaştırıldığı bir deneme geleneksel tarıma göre organik tarımın mali girdilerinin daha yüksek olduğu görülmüştür. Ancak organik tarım uygulamalarının, geleneksel ve bütünleştirilmiş tarım uygulamalarına göre daha az N kayıpları, pestisit riski, otsu bitkilerin biyolojik farklılığı gibi bir çok çevresel faktörler yönünden daha uygun olduğu anlaşılmıştır. (Pacini ve ark., 2002). Zirai üretimde ortaya çıkan sonuçlar, ekonomik üretim ve çevresel amaç arasındaki dengeyi bulmaya yardımcı olur (Halberg, 1999). Hardaker (1997) sürdürülebilir tarım ve tarımsal gelişme arasındaki dengeyi uygun bir stratejiyle ele almak gerektiğini vurgulamıştır.Tarım araştırmacıları sürdürülebilir tarım üretim sistemlerinin öneminin farkına varmışlardır. Ve bu yöndeki araştırmalara yönelik çalışmalara eğilmenin gerekliliğini anlamışlardır. Sürdürülebilir tarımla birlikte; doğal yaşama olumsuz etkide bulunan zararlıların önüne geçilmiştir. Bilindiği üzere yapılan organik iyileştirmeler toprağın fiziksel, biyolojik, kimyasal özelliklerini iyileştirmekle birlikte ürün kalitesini de artırdığı görülmüştür. Ancak organik tarımın mali girdileriyle geleneksel tarımın girdilerinin bir denge içerisinde tutulması gerekmektedir. Gelecek yüzyıllın beslenme üzerine olacağını düşünecek olursak, organik tarımın gelecekte daha da yaygınlaşmasını ve insanlar tarafından daha çok talep edileceğini söylemek hiç de yanlış olmaz. Ancak organik tarımın ileride insanlar tarafından vazgeçilmez bir düzeye gelmesi için daha çok araştırmaya ihtiyaç vardır.KAYNAKLAR:Bulluck, L.R., Brosius, G.K., Evanylo and Ristaino, J.B. Organic and Sentetic Fertilitiy Amendments Influence Soil Microbial, Physical and Chemical Properties on Organic and Convertiobnal Farm. Ristainom4.cor*m4.cor*, mailto:Jean_Ristaino@ncsu.edumailto:Jean_Ristaino@ncsu.edu, 2002Clark et al., 1998M.S. Clark, W.R. Horwath, C. Shennan and K.M. Scow , Changes in soil chemical properties resulting from organic and low-input farming practices. Agron. J. 90 (1998), pp. 662–671. Abstract-ScienceDirect Navigator.Doran, J., 1995. Building soil quality. In: Proceedings of the 1995 Conservation Workshop on Opportunities and Challenges in Sustainable Agriculture. Red Deer, Alta., Canada, Alberta Conservation Tillage Society and Alberta Agriculture Conservation, Development Branch, pp. 151–158. Drinkwater et al., 1995L.E. Drinkwater, D.K. Letourneau, F. Workneh, A.H.C. van Bruggen and C. Shennan , Fundamental differences between conventional and organic tomato agroecosystems in California. Ecol. Appl. 5 (1995), pp. 1098–1112. Abstract-BIOTECHNOBASE Abstract-Elsevier BIOBASE Abstract-ScienceDirect Navigator Abstract-GEOBASE Abstract-ScienceDirect Navigator Drinkwater et al., 1998L.E. Drinkwater, P. Wagoner and M. Sarrantonio , Legume-based cropping systems have reduced carbon and nitrogen losses. Nature 396 (1998), pp. 262–265. Abstract-GEOBASE Abstract-EMBASE Abstract-ScienceDirect Navigator Full Text via CrossRef Govindasamy and Italia, 1998R. Govindasamy and J. Italia , A willingness-to-purchase comparison of integrated pest management and conventional produce. Agribusiness 14 (1998), pp. 403–414. Abstract-EconLit Full Text via CrossRef Gunapala and Scow, 1998N. Gunapala and K. Scow , Dynamics of soil microbial biomass and activity in conventional and organic farming systems. Soil Biol. Biochem. 30 (1998), pp. 805–816. Abstract PDF (881 K) Halberg, 1999. N. Halberg , Indicators of resource use and environmental impacts for use in a decision aid for Danish livestock farmers. Agric. Ecosyst. Environ. 76 (1999), pp. 17–30. SummaryPlus Full Text + Links PDF (166 K) Hardaker, 1997. Hardaker, J.B., 1997. Guidelines for the integration of sustainable agriculture and rural development into agricultural policies. FAO, Rome, Italy. Langley et al., 1983J.A. Langley, E.O. Heady and K.D. Olson , The macroimplications of a complete transformation of US agricultural production to organic farming practices. Agric. Ecosyst. Environ. 10 (1983), pp. 323–333. Abstract-GEOBASE Liebhardt et al., 1989W.C. Liebhardt, R.W. Andrews, M.N. Culik, R.R. Harwood, R.R. Janke, J.K. Radke and S.L. Rieger-Schwartz , Crop production during conversion from conventional to low-input methods. Agron. J. 81 (1989), pp. 150–159. Lohr, 1998L. Lohr , Implications of organic certification for market structure and trade. Am. J. Agric. Econ. 80 (1998), pp. 1125–1133. Pacini, C., Wossink, A., Giesen, G., Vazzana, C. and Huirne, R. Valuation of Suistainability of Organic, Integrated and Conventional Farming System: a farm and field scale analysis. 2002mailto:cesare.pacini@alg.abe.wau.nlReganold et al., 2001J.P. Reganold, J.D. Glover, P.K. Andrews and H.R. Hinman , Sustainability of three apple production systems. Nature 410 (2001), pp. 926–930. Abstract-EMBASE Abstract-Elsevier BIOBASE Abstract-GEOBASE Abstract-ScienceDirect Navigator Abstract-MEDLINE Full Text via CrossRef Stamatiadis et al., 1999S. Stamatiadis, M. Werner and M. Buchanan , Field assessment of soil quality as affected by compost and fertilizer application in a broccoli field (San Benito County, California). Appl. Soil Ecol. 12 (1999), pp. 217–225. SummaryPlus Full Text + Links PDF (326 K) Workneh et al., 1993F. Workneh, A.H.C. van Bruggen, L.E. Drinkwater and C. Shennan , Variables associated with corky root and Phytophthora root rot of tomatoes in organic and conventional farms. Phytopathology 83 (1993), pp. 581–589.

BİYOGAZIN TANIMI VE ÖZELLİKLERİ

BİYOGAZIN TANIMI VE ÖZELLİKLERİ

Biyogaz, hayvansal ve bitkisel atıkların oksijensiz ortamda ayrışması sonucu ortaya çıkan bir gaz karışımıdır. Bileşiminde % 60-70 metan (CH4), % 30-40 karbondioksit (CO2), % 0-2 hidrojen sülfür (H2S) ile çok az miktarda azot (N2) ve hidrojen (H2) bulunmaktadır.

Biyogaz üretiminde kullanılabilecek bazı atıklar

Hayvansal Atıklar : Sığır, at, koyun, tavuk gibi hayvanların gübreleri, insan dışkısı, mezbaha atıkları ve hayvansal ürünlerin işlenmesi sırasında ortaya çıkan atıklar

Bitkisel Atıklar : İnce kıyılmış sap, saman, mısır artıkları, şeker pancarı yaprakları gibi bitkilerin işlenmeyen kısımları ile bitkisel ürünlerin işlenmesi sırasında ortaya çıkan atıklar.

Biyogaz üretiminde hayvansal ve bitkisel atıklar tek başına kullanılabileceği gibi belli esaslar doğrultusunda karıştırılarak da kullanılabilir.

Biyogaz, temiz ve mavi bir alevle yanar.

Biyogaz, kullanılmadığı zaman çürük yumurta kokusundadır ancak yanarken bu koku kaybolur. Bu özellik, biyogazı ileten borularda kaçak olup olmadığını anlamada kolaylık sağlar.

Biyogaz çok düşük sıcaklıklarda (-164 °C) sıvılaştırılabilmektedir. Bu işlem çok pahalıdır bu nedenle gaz tüplerinde depolanması ekonomik değildir. Genellikle gaz halinde kullanılmaktadır.


BİYOGAZ ÜRETİMİNİN YARARLARI

Ülkemizde hayvansal ve bitkisel atıklar, çoğunlukla ya doğrudan doğruya yakılmakta veya tarım topraklarına gübre olarak verilmektedir. Ancak atıkların yakılarak ısı üretiminde kullanılması daha yaygın olarak görülmektedir. Bu şekilde istenilen özellikte ısı üretilemediği gibi, ısı üretiminden sonra atıkların gübre olarak kullanılması da mümkün olmamaktadır. Biyogaz teknolojisi ise organik kökenli atıklardan hem enerji eldesine hem de atıkların toprağa kazandırılmasına imkan vermektedir.



1 m3 biyogazın etkili ısısı;

0.62 l gazyağının

1.46 kg odun kömürünün

3.47 kg odunun

0.43 kg bütan gazının

12.30 kg tezeğin

4.70 Kwh elektriğin

1.18 m3 havagazı’nın

sağladığı etkili ısıya eşdeğerdir.
1 m3 biyogaz
= 0.66 l motorin

= 0.75 l benzin

= 0.25 m3 propan

= 0.2 m3 bütan

= 0.85 kg kömür


Biyogaz temiz ve ısı değeri yüksek bir enerji kaynağıdır.

Biyogaz üretiminden sonra atıklar yok olmamakta üstelik çok daha değerli bir gübre haline dönüşmektedir.

Biyogaz üretimi sonucu hayvan gübresinde bulunabilecek yabancı ot tohumları çimlenme özelliğini kaybetmektedir.

Biyogaz özellikle kırsal kesimde çevre sağlığını olumlu etkilemektedir. Çünkü; biyogaz üretimi sonucunda hayvan gübresinin kokusu hissedilmeyecek ölçüde yok olmaktadır. Ayrıca gübrelerden kaynaklanan insan sağlığını tehdit eden hastalık etmenleri büyük oranda etkinliğini kaybetmektedir.


BİYOGAZIN KULLANIM ALANLARI

Biyogaz, çok yönlü bir enerji kaynağı olarak doğrudan ısıtma ve aydınlatma amacıyla kullanıldığı gibi, elektrik enerjisine ve mekanik enerjiye çevrilmesi de mümkün olmaktadır.

Biyogazın ısıtmada kullanımı

Biyogazın yanma özelliği bileşiminde bulunan metan (CH4) gazından ileri gelmektedir. Biyogaz, hava ile yaklaşık 1/7 oranında karıştığı zaman tam yanma gerçekleşmektedir.

Isıtma amacıyla gaz yakıtlarla çalışan fırın ve ocaklardan yararlanılabileceği gibi termosifon ve şofbenler de biyogazla çalıştırılarak kullanılabilir.

Biyogaz, sıvılaştırılmış petrol gazı ile çalışan sobaların meme çaplarında basınç ayarlaması yapılarak kolaylıkla kullanılabilmektedir. Biyogaz sobalarda kullanıldığında bünyesinde bulunan hidrojen sülfür (H2S) gazının yanmadan ortama yayılmasını önlemek üzere bir baca sistemi gerekli olmaktadır. Bu nedenle, daha sağlıklı bir ısınma için kalorifer sistemleri tercih edilmektedir.
Biyogazın aydınlatmada kullanımı

Biyogaz, hem doğrudan yanma ile hem de elektrik enerjisine çevrilerek de aydınlatmada kullanılabilmektedir. Biyogazın doğrudan aydınlatmada kullanımında sıvılaştırılmış petrol gazları ile çalışan lambalardan yararlanılmaktadır. Bu sistemde aydınlatma alevini arttırmak üzere amyant gömlek ve cam fanus kullanılmaktadır. Cam fanus ışığı sabitleştirdiği gibi çıkan ısıyı geri vererek alevin daha fazla olmasını sağlamaktadır.


Biyogazın motorlarda kullanımı

Biyogaz, benzinle çalışan motorlarda hiçbir katkı maddesine gerek kalmadan doğrudan kullanılabildiği gibi içeriğindeki metan gazı saflaştırılarakta kullanılabilmektedir. Dizel motorlarda kullanılması durumunda belirli oranda (% 18-20) motorin ile karıştırılması gerekmektedir.

BİYOGAZ TESİSLERİNİN TASARIMI

Biyogaz üretimi iki ayrı yöntemle gerçekleşmektedir.

Kesik besleme yöntemi: Tesis hayvansal ve/veya bitkisel atıklarla doldurulmakta ve alıkoyma-bekleme süresi kadar beklenmektedir. Bu süre sonunda tesis tamamen boşaltılmakta ve işlem sürekli tekrarlanarak gaz üretimi sağlanmaktadır.
Sürekli besleme yöntemi: Tesis hayvansal ve/veya bitkisel atıklarla doldurulmakta ve alıkoyma süresi kadar beklenmektedir. Daha sonra biyogaz üretim tankının (fermantör) sıcaklığına bağlı olarak günlük beslemelere geçilmekte ve sürekli gaz üretimi sağlanmaktadır.


Birçok ülkede biyogaz tesisleri planlanan amaca göre farklı teknolojiler kullanılarak inşaa edilmektedir. Biyogaz tesisleri, aile tipi (6-12 m3 kapasiteli) çiftlik tipi (50-100-150 m3 kapasiteli), köy tipi (100-200 m3 kapasiteli) tesisler olarak ele alınabileceği gibi başta Almanya olmak üzere Amerika, Danimarka, İsviçre gibi pek çok ülkede 1000-10.000 m3 kapasiteli biyogaz tesisleri işletilmektedir.


Aile tipi 6-12 m3 kapasiteli sabit kubbeli biyogaz tesisleri Çin’de çok yaygın bir biçimde kullanılmakta ve bu tip tesislerde oluşan biyogaz tesis içinde (kubbe bölümünde) toplanmakta ayrı bir gaz depolama tankı kullanılmamaktadır. Ancak bu durum biyogazın kullanımı sırasında gaz basıncının düşmesine neden olmakta dolayısıyla gaz basıncı sabit kalmamaktadır. Yeterli gaz basıncını sağlamak üzere Çin tipi tesisler genellikle kullanım yerlerine yakın kurulmaktadır. Büyük kapasiteli tesislerde ise oluşan biyogaz, tesisten ayrı veya tesis içinde sabit olmayan bir yerde toplanmakta (gaz depolama tankı) ve gaz basıncının sabit kalması sağlanabilmektedir. Bu tip biyogaz tesislerine en çok Hindistan’da rastlanmaktadır.

Aile tipi biyogaz tesisleri dışındaki diğer tesislerin çoğunda biyogazın oluştuğu ortamın (fermantör) ısıtılması optimum biyogaz üretimi için gerekli olmaktadır.

Biyogaz üretiminde ortam sıcaklığı çok önemlidir. Genel bir kural olarak bu sıcaklığın 30-35 °C olması istenir. Isıtmalı olmayan tesislerde özellikle kış aylarında sıcaklığın bu derecelere ulaşması mümkün değildir. Sıcaklığın 10 °C’nin altına düşmesi biyogaz üretimini durdurabilmektedir.

Biyogaz tesislerinde ısı kontrolünün sağlanması amacıyla güneş enerjisinden yararlanılabileceği gibi en pratik ve en yaygın kullanılan sistem, tesis içine yerleştirilen serpantinlerden yararlanmaktır (sıcak su boruları). Bu sistemde su, tesis tarafından sağlanan biyogazla ısıtılarak sirkülasyon pompası ile tesis içine yerleştirilen serpantinler içinde dolaştırılarak ısıtma sağlanmaktadır.

Biyogaz Tesislerinin Kapasitelendirilmesi

Biyogaz tesisleri projelendirilirken öncelikle kapasitenin tesbiti gerekmektedir. Bunun için tesiste, sadece hayvan gübresi kullanılacaksa; günlük ortaya çıkan gübre miktarı, hayvanların beslenme şekilleri ve gübrelerin katı madde miktarları bilinmelidir.

Günlük ortaya çıkan gübre miktarı: Hayvanların gübre verimleri cinslerine göre değişik miktarlarda olabilmektedir. Gübre miktarının hesabında; büyükbaş hayvanlar için 10-20 kg/gün (yaş) gübre verimi kabul edilebileceği gibi canlı ağırlığın % 5-6’sı da günlük gübre miktarına esas alınabilir. Aynı şekilde koyun ve keçi için 2 kg (yaş)/gün veya canlı ağırlığın % 4-5’i günlük gübre üretimi olarak kabul edilebilmektedir. Tavuk için günlük gübre üretimi ise 0.08-0.1 kg (yaş)/gün veya canlı ağırlığın % 3-4’üdür.

Hayvanların beslenme şekilleri: Hayvanların mer’a da veya ahırda beslenmeleri günlük gübre üretimini etkiler.

Gübrelerin katı madde oranları: Optimum biyogaz oluşumu için tesis içi gübre-su karışımının katı madde oranının % 7-9 olması gerekmektedir. Katı madde oranları; sığır gübresinin % 15-20, tavuk gübresinin % 30, koyun gübresinin ise % 40 civarındadır.

Bilinmesi gereken diğer bir konu ise hayvan gübrelerinin değişik sıcaklıklarda optimum alıkoyma-bekleme süreleri ve biyogaz üretim miktarlarıdır.

20 büyükbaş hayvanı olan bir çiftçi ailesi için gerekli olan biyogaz tesisinin kapasite hesabı aşağıda verilmiştir;

Kabuller:
Fermantör sıcaklığı : 30°C

Üretilen gübre miktarı : 10 kg (yaş)/gün/hayvan
Gübrenin katı madde oranı : % 20
Alıkoyma-bekleme süresi : 30 gün
Gübrenin yoğunluğu : 975 kg/m3
Günlük gübre üretimi : 20x10 = 200 kg (ağırlık olarak)
200/975 = 0.205 m3 (hacim olarak)
Tesise günlük beslemede verilecek su miktarı : 200 kg (% 10 katı maddenin sağlanması için gerekli su miktarı)
Tesisin hacmi : 200 x 2 x 30 /1000 = 12 m3

12 m3 kapasiteli bir biyogaz tesisinden yukarıda belirtilen koşullarda günlük elde edilebilecek biyogaz miktarı 6-7 m3 civarındadır.


Bu hesabı tavuk gübresi için yaptığımız takdirde, yine tesisi 30 °C’de çalıştırdığımızı kabul edersek, 12 m3 kapasiteli bir tesis için gerekli olan tavuk sayısı yaklaşık 2000’dir ve bu tesisten günde 14-15 m3 biyogaz elde edilebilir.

Aşağıda tavuk ve büyükbaş hayvan işletmelerinin hayvan sayılarına bağlı olarak kurabilecekleri biyogaz tesislerinin; büyüklüğü, günlük biyogaz üretimleri ve bu gazın etkili eşdeğer ısı karşılığı LPG miktarları verilmiştir.

İşletmelerin Hayvan Sayısı
Uygun Tesis Büyüklüğü

(m3)
Günlük Beslemeler İçin Gereken Gübre

(kg(yaş)/gün)
Üretilebilecek

Biyogaz Miktarı

(m3/gün)
Eşdeğer

LPG Miktarı

(kg)

2.500 adet tavuk
15
200
17
7

5.000 adet tavuk
30
400
34
14

10.000 adet tavuk
60
800
68
28

20.000 adet tavuk
120
1600
136
56

50.000 adet tavuk
300
4000
340
140

5 adet büyükbaş
5 m3
75
2,5
1

10 adet büyükbaş
10
150
5
2
50 adet büyükbaş
50
750
25
10
100 adet büyükbaş
100
1500
50
20
Kabuller: Fermantör sıcaklığı: 30 °C, gübrelerin katı madde oranı: büyükbaş hayvan için 15 kg (yaş)/gün, tavuk için 0.08 kg (yaş)/gün, alıkoyma-bekleme süresi: büyükbaş hayvan için 30 gün, tavuk için 24 gün.

Biyogaz tesislerinin tasarımında ele alınması gereken diğer konular ise;

tesisin kurulacağı yerin seçimi

tesis inşaatı, tesisin yalıtımı

tesisin ısıtılması, tesisin işletme koşulları

biyogazın depolanması ve dağıtımı

biyogazın taşınması,

biyogaz kullanım araçlarının belirlenmesi,

tesisten çıkan biyogübrenin depolanması, tarlaya taşınması ve dağıtımı gibi esaslarının önceden ortaya konmasıdır.

Bütün bu temel konular hakkında yeterli teknik bilgiye sahip olmadan bir biyogaz tesisi yapmak ve işletmek mümkün değildir.

Biyogaz tesislerinden çıkan gübre (fermente gübre) sıvı formdadır.



Fermente gübre

Tarlaya sıvı formda uygulanabilir.

Granül haline getirilebilir.

Beton veya toprak havuzlarda doğal kurumaya bırakılabilir.


ÜLKEMİZDE BİYOGAZ ÜRETİMİ KONUSUNDA YAPILAN ARAŞTIRMA VE UYGULAMA ÇALIŞMALARI

Ülkemizde biyogaz üretimi ile ilgili araştırma çalışmaları en yoğun biçimde 1980-86 yılları arasında Merkez TOPRAKSU Araştırma Enstitüsünde (Köy Hizmetleri Ankara Araştırma Enstitüsü) yürütülmüş ve biyogaz üretimi ile ilgili birçok temel bulgular elde edilmiştir. Aynı zamanda, yapılan araştırma, uygulama, eğitim ve yayım çalışmaları başarılı sonuçlar vermiş, kamuoyunun ilgisi çekilmiş ve önemli düzeyde bilgi birikimi sağlanmıştır. Söz konusu Enstitü’de kurulan biyogaz laboratuvarında yürütülen araştırmalar ve elde edilen sonuçlar aşağıda özetlenmiştir.
-YIL 1982-
1- “Sığır-Koyun-Tavuk Gübreleri ve Bunların Karışımlarından Elde Edilebilecek Biyogaz Verimleri”. Araştırma fermantör sıcaklığı 30 °C’de sabit tutulan 1 m3 kapasiteli prototip biyogaz tesislerinde yürütülmüştür. En yüksek biyogaz verimi tavuk gübresinden elde edilmiştir (1215.6 l./m3). Tavuk gübresinin karışıma girdiği konularda biyogaz üretimi artmıştır.

2- “Ankara Koşullarında 12 m3 Kapasiteli TOPRAKSU Tip A Biyogaz Tesisinde Sığır Gübresinin Biyogaz Verimi”. Araştırma sabit kubbeli (Çin Tipi) biyogaz tesisinde yürütülmüş, fermantör sıcaklığına müdahale edilmemiştir. Fermantör sıcaklığı 9 °C’de biyogaz verimi 1.4 m3/gün, 20 °C’de 5.9 m3/gün olmuştur.

3- “Ankara Koşullarında 28 m3 Kapasiteli Biyogaz Tesisinin Gaz Verimi”. Bu araştırma, çiftlik tipi ısıtmalı ve gaz depolama tankı tesisten ayrı olan bir biyogaz tesisinde, karıştırma sistemlerinin karşılaştırılması amacıyla yürütülmüştür. Tesis sıcaklığı 20 °C ile 30 °C arasında tutulmuş, mekanik karıştırmalı uygulamadan 9.97-25.05 m3/gün, babılgan (kabarcık tüfeği) ile karıştırmalı uygulamadan ise 7.64-14.56 m3/gün biyogaz elde edilmiştir.

4- “Değişik Sıcaklıklarda Sığır ve Tavuk Gübrelerinden Elde Edilen Biyogaz Miktarları” Sığır ve tavuk gübresinden 9-18-27 ve 36 °C’de elde edilebilecek biyogaz miktarları araştırılmış ve sonuçlar aşağıda verilmiştir.

Sığır ve Tavuk Gübrelerinin Değişik Sıcaklıklarda Biyogaz Verimleri

Fermantör Sıcaklığı (°C)
Sığır Gübresi (l./m3)
Tavuk Gübresi (l./m3)

9
101,4
253,3

18
339,7
448,0

27
509,8
1008,9

36
686,0
1266,2


5- “Değişik Besleme Aralıklarında Sığır ve Tavuk Gübrelerinden Elde Edilen Biyogaz Miktarları” Fermantör sıcaklıkları 30 °C’de sabit tutularak hergün, üç günde bir, beş günde bir ve yedi günde bir besleme yapılmıştır. Sığır gübresinden en yüksek biyogaz verimi, beş günde bir beslenen konudan sağlanırken (785.7 l./m3) tavuk gübresinden en yüksek biyogaz verimi hergün beslenen konudan elde edilmiştir (1099.7 l./m3).

6- “12 m3 Kapasiteli Biyogaz Tesisinde Tavuk Gübresinin Gaz Verimi” Doğal koşullarda yürütülen araştırmada fermantör sıcaklığı 5-19 °C arasında gerçekleşmiştir. Tesisten 10 °C’de 2.4 m3/gün, 15 °C’de 4.8 m3/gün ve 19 °C’de 6.9 m3/gün biyogaz elde edilmiştir.

Biyogaz üretim teknolojisinin ülkemizde başarılı olabilmesi için daha pek konuda araştırma yapılması gerekmektedir. Bugüne kadar yapılan araştırmalar belirli bir bilgi birikimi sağlamıştır. Ancak bu yeterli değildir. Yapılması gereken araştırmalarda öncelik verilecek konular aşağıdaki gibi sıralanabilir;

Biyogaz tesislerinin inşaat tiplerinin bölge koşullarına göre geliştirilmesi,

Ucuz ve yöresel izolasyon materyallerinin saptanması,

Biyogaz kullanım araçlarının geliştirilmesi,

Bitkisel atıklardan da biyogaz elde edilmesi olanaklarının saptanması,

Biyogaz tesislerinden çıkan gübrenin bitkisel üretime ve toprak özelliklerine etkilerinin araştırılması,

Biyogaz tesislerinden çıkan gübrenin araziye taşınımını ve dağıtımını sağlayıcı mekanizasyonun geliştirilmesi,

Biyogazın çevre sağlığına olan katkılarının saptanması.

Biyogaz üretim teknolojisinin kırsal kesimde yaratacağı sosyo-ekonomik etkilerinin araştırılması.

Biyogaz üretimi konusunda yine 1980-86 yılları arasındaki dönemde; TOPRAKSU Genel Müdürlüğü tarafından her il merkezinde 3 adet, bölge merkezlerinde ise 5 adet biyogaz tesisinin yapılması planlanmış ve bu tesislerin çoğu işletmeye açılmıştır. Diğer taraftan, kendi olanakları ile biyogaz tesisi kurmak isteyen kişi ve kuruluşlara kredi ve teknik yardım olanağı sağlanmıştır.

Köy Hizmetleri Ankara Araştırma Enstitüsü tarafından 1987 yılında yapılan bir anket sonucunda yapımı gerçekleştirilen biyogaz tesislerinin birçoğunun aşağıda özetlenen nedenlerden dolayı işletilemediği tesbit edilmiştir.

Tesis inşaatı konusunda yeterli eğitim sağlanamaması nedeniyle inşaat hataları yapılmıştır.

Tesis sahipleri teknik bilgi yetersizliği nedeniyle tesisleri işletememişlerdir.

Tesis işletmecileri danışman bir kuruluş bulamamışlardır.